Mitolojiye giriş

Tarafından yazıldı|2017-10-02T11:55:32+00:0030 Eylül,2017|Genel|

    Yunan Mitolojisi, yunanca konuşan halkların M.Ö 2100 dolaylarında Balkanlar’dan Akdeniz’e ilk göçleriyle başlayan özgün bir kültürel etkileşim sürecinin sonucudur. Bu göçmenlerin dili, dini ve kültürü köken olarak büyük olasılıkla Hint-Avrupa geleneğine dayanmaktaydı; tüm göçebe halklar gibi onlarda inançlarını ve yaşam tarzlarını girdikleri yeni ortama uydurmayı başardı.
    Adını Girit’in efsanevi kralı Minos’tan alan ‘Minos’ İmparatorluğu, Mısır, Anadolu ve Balkan Yarımadası’yla geniş çaplı ticari bağları sayesinde, Yunanlılara Akdeniz’e çıkışın ilk fırsatını sağladı. Girit’e gelen yeni göçmenler muhtemelen oradaki kültlerine ve boğa üstünden atlama sporuna tanık oldu. Delikanlıların saldırmakta olan iğdiş edilmiş  boğaların boynuzları üzerinden korkusuzca atladığı bu seyirlik oyun, Thesesus ve Minotauros efsanesi gibi masallara tek başına ilham vermiş olabilir. Yunanlılar bu büyük ve barışçıl uygarlığının tanrıça kültlerini de tanıdı ve Girit’in etki alanındaki diğer adalarla ve halklarla temasları sırasında, bu dinsel gelenekleri kendi gelenekleri ile bütünleştirmeye başladı.
Theseus ve Minotauros Efsanesini Anlatan Bir Tasvir
    Minosluların konuştuğu dil Yunanca değildi; ama birkaç yüzyıl içinde kayıt işleri için Yunancayı benimsediler. Böylece adları ve malları bu yeni dilde yazıya dökmek için Minos harflerini kullanıldığı ve uzmanların Lineer B olarak adlandırdığı melez bir alfabe ortaya çıktı. Yunanca konuşan halkların daha sonra anakarada krallıklar kurmasıyla birlikte, Minos uygarlığının etkisi zayıfladı. Onun yerine daha kavgacı olan yeni bir Miken Kültürü ortaya çıktı. Peloponnesos’ta tepebaşı saraylar ve mozoleler yükselmeye başladı; taşlardan inşa edilen yüksek savunma surları öylesine büyüktü ki, sonraki Yunanlılar onları oraya ancak devlerin ve tanrıların koymuş olabileceğine inandı.
    MÖ 1200 dolaylarında bütün Doğu Akdeniz bir dizi felaketle sarsıldı; Anadolu’nun Troya liman kenti yok olurken, Hitit ve Fenike imparatorlukları deniz halklarının saldırısıyla çöktü. Muazzam taş savunma surlarına sahip Yunan krallıkları Miken, Argos ve Pyros bile altüst oldu. Karanlık Çağlar olarak bilinen sonraki yüzyıllarda ana karanın Yunan toplulukları denizden daha da; daha küçük nüfus merkezleri etrafında oluşturulan siyasal ittifaklar polis denen şehir-devlet yapısını doğurdu. Yeni fırsatlar arayan birçok Yunan, Balkan Yarımadası’ndan denize yelken açtı İtalya, Sicilya, Anadolu, Afrika ve Karadeniz kıyıları boyunca koloniler kurarak geleneklerini oraya taşıdı. Yunanlıların daha büyük çöküşten önce Akdeniz’de başat bir güç olması nedeniyle bu dağınık toplulukların birbiriyle temasları sürdü. Onları birleştiren ortak bir dil, ortak bir din ve hayatın daha güvende olduğu bir cennet çağına dair soluk anılardı.
   Bu dağınık Yunan toplulukları istikrara kavuşmaya başladıkları MÖ 9. Ve 8. Yüzyıllarda hala birçok ortak yöne sahipti. Olimpiyat Oyunları’nın yanı sıra  Helen müzik yarışmaları da ortaya çıktı. Ellerinde lirleriyle pan flütleriyle açık alanlarda bir araya gelen Yunan sanatçılar kendi geçmişlerine ilişkin hikayeleri paylaştı.
   Bu arada Yunanlılar yeni topraklarda o kadar geniş alan yayılmış ve o kadar çok yabancı kültürle karşılaşmıştı ki, dinleri ve dünya görüşleri çok daha nüanslı hale geldi. Fenikeli tacirlerle  ilişkiler sonucunda yeni bile yazı sistemi ile benimsendi –Yunan alfabesi  ilk başta Fenike yazısına dayalıydı- ve Asur ve diğer doğu din gelenekleri ile  belki de  ilk temaslar kuruldu. Yunanlıların balkanlar dan beraberlerinde getirdikleri tanrılar, geri kalan tanrılarıyla etkileşmeye devam etti. Tüm bu kültleri bağdaştırmak ve ölümsüzler dünyasını birleşik bir bütün halinde sunmak daha sonra muazzam bile güçlük çıkaracaktı.
Yunan Alfabesi

     Uzmanlar kültürel önyargıların Yunan mitolojisinde oynadığı önemli role dikkat çekmiştir: Arkaik çağdan kalan kadın heykelciklerinden dolayı, birçok uzman en eski kültlerin kadın doğurganlığına odaklı olduğu ya da en azından kadının doğumundaki rolüne saygı gösterdiği kanısındadır.  Efsaneler de antik Yunanlıların bakış açısından doğal ve manevi dünyanın karmaşık gerçekliklerini yansıtır. Sözgelimi, bazı efsanelerde yıllık tarım döngüsü için hayati önem taşıyan burçların niteliğine ve konumuna yer verilir. Başka bazı efsaneler rakip uygarlıklar arasındaki tarihsel karşılaşmaları soyut anlatı tarzında aktarır. İnsanoğlunun bir bütün olarak tabi olduğu kaba doğa güçlerine de tanrısal statü yakıştırılır. Mitoloji Yunanlıların doğal ve tarihsel tecrübelerine değinmekle birlikte, kısmen kültürel ve ideolojik önyargılarıyla da şekillenmiştir.
   En eski biçimiyle Yunan dini evcimen bir işleve sahipti; tapınmanın merkezinde  “Koan”lar , yani aileyi koruyucu ruhların oymalı ve boyalı basit imgeleri vardı. Böyle arkaik heykelcikler antik Yunan tarihi boyunca kentlerdeki ayin alaylarının odağı olmaya devam etti. Ancak bu gösterişsiz aile ayinleri daha görkemli ve toplu ayinlerle tamamlanırdı. Kent şenliklerinde kentin en varlıklı kişilerine ait sürülerden alınmış değerli hayvanlar kurban edilirdi; ama bu sunumlar büyük ölçüde şatafatlı gösteriş için  bir fırsat olduğu kadar, kent yoksullarının güzel bir yemek yemesini sağlayan bir şanstı.
Yunan panteonu büyük ölçüde meçhul kalmış  bu ev tanrılarıyla şekillenmeye başladı. Doğal dünyanın tanrısallıkla dolu olduğu görüşünden dolayı Yunanlar, hepsi de ayrı adlara, doğal yaşam alanlarına (ağaçlar,dağlar,pınarlar vb.)  ve az çok özgül işlevlere sahip binlerce tanrının var olduğuna inanılırdı. Kuşaklarca süren iç iktidar kavgasının ardından en başta yer edindiğine inanılan Olympos tanrıları bir tür saray ailesi gibi algılanırdı. Çoğu kraliyet sarayında olduğu gibi, bu ailede de seks skandalları, siyasal entrikalar, darbe girişimleri ve intikam eylemleri eksik değildi, hatta fazlasıyla vardı. İlginç olan nokta, dönemin Yunan siyasal sistemi çekişme halindeki bağımsız şehir – devletlerle belirlenirken, tanrıların yönetim tarzının bir monarşi olmasıydı.
  Yunan dinini kilit bir unsur kehanet sahibi tanrılara dayanmasıydı. Toplumun her kesiminden insanların geçmişe, bugüne ya da geleceğe dair konularda tanrılara danışması nedeniyle, Apollon’un Delphoi ya da Delos’taki ve Zeus’un Dodona’daki tapınakları başlıca kült uğraşlarının odağıydı. Tanrıların her şeyi kapsayacağı yetkiye ve güce sahip olduğuna inanılırdı; tüm Yunan kolonilerinin mensupları kentlerin kuruluşunda veya savaşlarda onlardan tavsiye isterdi. Diğer bazı merkezi tapınaklar bir kentin y da krallığın en değerli malları için güvenilir depolardı; bu mallar zamanla finansal alışverişlere ve borç işlemlerine temel oluştururdu ve böylece tapınaklar çoğu kez fiilen birer kutsal banka işlevini görmeye başladı. Tapınakların zenginliği Parthenon’daki ünlü Athena  gibi, herkesin göreceği şekilde dikilmiş büyük heykellerle yansıtılırdı. Açık tapınaklarda yer alan heykellerin yüzleri doğuya bakardı; bu şekilde sabah güneşin ışığını iyi almalarını kilometrelerce uzaktan görülebilen çarpıcı bir tanrı görüntüsü yaratırdı.
    Atina’da Perikles gibi varlıklı bir kent önderleri böyle bir büyük imar projeleriyle kendilerini ve kentlerinin şansını yükseltmeye çalışırdı.
Antik Yunancada Mythos özenle kurgulanmış, bütünleşik bir olaylar ya da eylemler dizisi tanımına uyacak şekilde “hikaye” anlamına gelmezdi. Bu sözcük hikayenin kendisini değil, olay örgüsünü belirtmek için kullanılırdı. Yüzyıllar boyunca destan ozanlarınca sözlü olarak aktarıldıkları için, böyle hikayelerin yüzlerce varyasyonu vardı. Yunan efsanelerinin başta gelen ilk edebi kaynakları Homeros’un (Troya Savaşı’nı ve kahraman Odysseus’un maceralarını konu alan İlyada ve Odysseia) ve Hesiodos’un (ayrıntılı bir tanrı soyağacı olan Thegonia) MÖ 7. Ve 8. Yüzyıllardan kalma destansı şiirleridir. Olympos tanrılarına yazılmış pek çok ilahi ve övgü şiiri bunların sayesinde günümüze ulaşarak, diğer kaynaklarda ancak ucundan değinilen efsanelere ilişkin önemli arka plan bilgileri sağlamıştır. Atina’nın MÖ 5. Yüzyıla denk geçen altın çağından efsane gelenekleri gözden geçirmeyi sürdüren drama şairleri arasında Aiskhylos , Sophokles (6,Oidipus oyunundan bir sahne) ve Euripides sayılabilir.

   Yunan tiyatrosunun kökleri dinsel şenliklere –daha kesin ifadeyle Dionysos kültürüne- dayandığından, drama şairlerinin asıl görevi eğlendirmekti. Bu şairler meslek yaşamlarının büyük bir bölümünü yunanca konuşulan dünyanın her yanındaki yarışmalarda ödüller için geçirirdi. Antropomorfizm, yani tanrıları insanlar gibi sunma yönünde eylemi anlamak ve Yunan mitolojisinin en sarsıcı yönlerini –Zeus’un tecavüzcülüğü meslek edinişi, ayrıca ensest, yamyamlık, hatta kendi çocuklarını yeme gibi cürümler –kavramak açısından bunları yarışmaya dönük müzik ve tiyatro sahnesinin bağlamın oturtmaktan yarar vardır. Seyirciler ve hakemler cüretkar anlatı tekniklerinin kullanıldığı canlı hikayeler isterdi; hikaye ne kadar renkli ve akılda kalıcı olursa. Yazarının birinciye verilen zeytin ve/veya defne çelengiyle taçlanmış olarak memleketine dönme olasılığı o ölçüde artardı. Öte yandan, tanrıların kepazelikleri ile ilgili hikayeler başka bir amaca hizmet ederdi: Tanrıların gücüne ve etik açıdan örnekliğine kuşku gölgesini düşürmek. Bu da dünyanın ve yaşamın doğada veya insan zihninde bulunan diğer ilkelerine dönük bir arayış niteliğindeki felsefenin ortaya çıkışını getirirdi.

Athena Heykeli
    Müzisyenler, şarkıcılar, oyuncular ve dansçılar efsaneleri sahnelerde canlandırmayı Roma dönemine ve sonrasına kadar sürdürdü. Yüzyılları bulan bir aradan sonra, Rönesans döneminin bilginleri ve sanatçıları Yunan edebiyatına ve görsel sanatlarına hayran kaldı ve böylece Yunan mitolojisine özgü birçok konuyu ve olayı modern çağa taşıdı.

Kahve’nin Hatrı

Tarafından yazıldı|2017-10-02T12:00:47+00:0030 Eylül,2017|Genel|

Kahvenin tarihçesi, MS 850 yılına dayanır. Herşey Kaldi adında, Etiyopyalı bir sığırtmacın, keçilerinin bir meyveyi yedikten sonra canlanmalarını fark etmesiyle başlar. Kendisi de bu meyveyi denemeye karar verir ve yedikten sonra duyduğu güç ve mutluluk hoşuna gider. Kahve tohumunun ünü, kısa süre içinde bölgede yayılır. MS 1000 yıllarında kahve Yemen’de üretilmeye başlar.

Osmanlı İmparatorluğu Yemen’e doğru genişledikçe, Osmanlılar kahveyle tanıştılar ve onu, ilk kez ateşte kavrulduğu yer olan Türkiye’ye götürdüler. 1550 yılında, ilk kahvehane İstanbul’da açıldı. Kısa sürede kahvehaneler, insanların biraraya gelerek kahve içtikleri, tartıştıkları, fikir alışverişinde bulundukları ve iş konuştukları mekânlar durumuna geldiler.

Kahvenin yolculuğunda bir sonraki adım, Venedikli tacirlerin 1615 yılında, ilk kahve tohumlarını İstanbul’dan Venedik’e götürmeleriyle gerçekleşti. Böylelikle İtalyanlar’ın asla vazgeçemedikleri kahve tutkuları başlamış oldu. Bugün İtalya’da günde otuzsekiz milyon fincan kahve tüketildiği söylenmektedir. 1683’teki Viyana kuşatması sırasında, Osmanlılar arkalarında çuvallar dolusu yeşil kahve tohumu bırakmışlar. Viyanalılar ilk başlarda bunun deve yemi olduğunu düşünmüşler ama kuşatma boyunca Türkler’i izleyen gizli ajanlar, bu tohumların gerçek öyküsünü bildikleri için, kısa sürede “Türk içkisi” içilmeye başlanmış. Viyana’da görevli olan Fransız devlet bakanı Talleyrand kahve için şunları söylemişti:

“Şeytan kadar kara, cehennem kadar sıcak, melek kadar saf, aşk kadar da tatlı.”

1750 yılına dek, Batı Avrupa’nın büyük bir bölümü kahvehanelerle dolup taşmaya başladı. Yazarların, bestecilerin ve aydın kesimin toplanma yeri olan kahvehanelerin müdavimleri arasında; Voltaire, Balzac, Beethoven ve Mozart sayılabilirdi.

Türkler ise, İngiliz çay vergilerini protesto etmek için, Boston Limanı’na tonlarca çay atmış olmasalar, Amerikalılar asla kahveyle tanışmayacaklardı. Zamanla kahve, Amerikan Kongresi’nde ulusal içecek ilan edildi. Amerikan devrimi sona erdiğinde ise, kahve standart bir tüketim maddesi haline geldi. Ağzının tadını bilenlere hitap edecek bir içecek olmayacağı belliydi, çünkü Amerikalılar, en sert kahveyi kullanıyorlar ve onu kapkara bir su oluncaya dek kaynatıyorlardı.

Kahvenin modernleşme evrimi, 1971’e dayanır, o yıl “Starbucks”, Seattle’da ilk kahve dükkanını açtı. O dönemde, Starbucks’ın ülke genelinde 3.600 dükkanı olacağını söyleseler, kimse inanmazdı.


Starbucks’ın öncülüğünde, dünyanın dört bir yanında, bu tür dükkanlar açılmaya başladı. Bugün kahve dünya ticaret piyasasında petrolden sonra ikinci sırada yer almakta. Yalnızca Amerika’da, kahve tüketimine harcanan para, her yıl milyarlarca dolar artmaktadır.

 

İşte bizler sunduğumuz kahve fincanlarında sarayın ihtişamı ve Süleyman Ağa’nın sunumunu bir araya getirdik. El üretimi kadife kutulardaki kahve fincanlarının porselenleri, zarflarla çevrili, kapaklarla süslüdür. 

Fincanların zarflarında kullanılan malzeme sayesinde kararma yapmaz.